Mert Karadağ Psikolojik Analiz | İÇERDE
Bir polis aynı zamanda suçlunun kendisi olursa ne olur? İnsanların canını emanet ettiği kişi, aslında kendini koruması gereken kişi olur. Büyük bir güven kaybı yaşarız. Peki bir çocuğun en çok ihtiyacı olan şey nedir? Güvendir. Bir çocuk hayatının başında ailesinden koparılırsa en temel ihtiyacı kırılır. Mert’in hikayesi; insanların güvenini suiistimal etmeden önce, kendi güveni kırıldığında başladı. O zaman her suçluyu çocukluk travmaları var diye kabullenelim mi? Bunun cevabını vereceğim, ama önce Mert’i tanıyarak başlayalım.
Mert Karadağ,
biraz başına buyruk, biraz deli, biraz hırslı bir polis. İlk bakışta imalı
konuşmaları dikkatimizi çekiyor. Yalnızca akademi birincilerinin alındığı ekibe
alınıyor ve polis olarak ön plana çıkıyor. Şimdi hikayeyi başa saralım çünkü
Mert aslında Mert değil. Gerçek adı Umut. 3 yaşında abisiyle saklambaç oynarken
kaçırılıyor. Korumasız bir çocuğun yaşama devam edebilmek için tek çaresi
vardır: o da hayatta kalmak. O yüzden Umut hayatta kalmaya çalışıyor, mendil
satıyor, şiddet görüyor. Kendisi gibi çaresiz küçük bir çocuk olan Melek’ten
başka dostu yok. Derken Celal Duman’la tanışıyorlar. Celal bu çocukları evlat
ediniyor. E doğal olarak, hayatta başka güvenebileceği kimsesi olmayan çocuklar
Celal’e minnetle güveniyorlar. Oysa Celal bu minnet duygusunun karşılığında
onlara yeni birer kimlik ve suç dünyasında başarılı bir hayat veriyor. İşte
Mert Karadağ böyle doğuyor. Kimseye güvenmeyen, kolay bağ kurmayan, duygularını
bir kenara bırakan biri oluyor. Çünkü zayıf düştüğü an, arkasından
vurulabileceğini öğrendi. O yüzden de kimseye arkasını dönmeyeceği bir mesleği
seçti: Polislik. E tabii bu da Celal’in işine geldi. Artık emniyet müdürlüğünde
bir ajanı vardı. Mert içinse deli deli tavırlarının açıklayıcısı oldu. Çünkü
iyilikle kötülük arasına sıkışmış, hayatta kalmayı seçmiş biriydi o sadece.
Peki bir insan
iki farklı hayatı aynı anda yaşayabilir mi? Bu soru bana Veliaht’taki Timur
karakterini hatırlattı, çünkü o da iki farklı kimliği sürdürüyordu. Ama Mert’in
durumu daha farklı çünkü daha küçük bir çocukken kimliğini değiştirmek zorunda
kaldı. Şimdi 3 yaşındaki bir çocuğun özelliklerinden bahsetmek istiyorum
öncelikle. Bu yaşlarda bir çocuk daha kendisiyle başkalarının ayrı insanlar
olduğu yeni keşfetmeye başlar. Kendine ait bir kimlik oluşturmayı geç yani,
daha kimliği olup olmadığını yeni idrak ediyordur. Bu yüzden sağlıklı bir
çocukta bu yaşlarda ailesinden kendini ayırmaya başladığını, bir şeyleri kendi
başına yapmak istediğini ve kendini hayatın merkezine koyduğunu görürüz.
Dolayısıyla ailesinden aşama aşama ayrışması gereken bir çocuğun çat diye
ailesinden ayrı düştüğünü düşünün. Yani kendi kimliğini daha yeni ayıran biri,
kendini parçalarından koparılmış gibi hisseder. Ayrılığın getirdiği şokun
yanında bir de güvensiz bir sokak ortamında, dayak eşliğinde para kazanması
bekleniyorsa nasıl sağlıklı ve kendine ait bir kimlik geliştirmesini
bekleyebiliriz ki? Dolayısıyla en kritik anda ona yeni bir isim ve kimlik
verildiği için Mert gerçek ismini hatırlayamaz. Kimlik oluşumundan
bahsetmiyorum bile, çünkü ona çizilen role uyum sağlamak mecburiyetindedir
hayatta kalmak için. Zihninde de bu doğrultuda bir şema oluşur: Dünya güvenli
bir yer değil. Bu da Mert’in en temel inançlarından biridir. Güvenemeyen biri
olmak onu kontrol eden bir yetişkine dönüştürür. Bu da Mert’in aslında başına buyrukluğunu
en iyi şekilde açıklar diye düşünüyorum.
Şimdi çocukluk
demişken bağ kurma meselesine değinmeden olmaz. Üç yaşında bir çocuğun artık
nasıl bir bağlanma geliştirdiği az çok belli olsa da, değişime de açık bir
dönemdir. Güvenli bağlanan bir çocuğun annesinden ayrıldığında, annesinin
gelişini kollasa da zamanla ortama uyum sağlayabilmesi beklenir. Mert ise
tolere edebileceğinden fazla bir ayrılık yaşıyor, yanında ne annesi ne babası
var. Bir çocuğun mutlaka bağlanabileceği biri aramasından doğal bir şey yoktur,
çünkü o güvene ihtiyacı vardır. İşte tam burada Celal ipleri eline alıyor. Hem
Melek’e hem Mert’e “Siz artık benim çocuklarımsınız” diyerek, bir aidiyet bağı
kuruyor. Onları sokaktan yani güvensiz ortamdan alıp güvenli bir eve götürüyor.
Karınlarını doyuruyor, onlarla vakit geçiriyor, onları sıcak tutuyor, besliyor,
büyütüyor. Dolayısıyla kişiliğinden ve yaptıklarından bağımsız Mert için
güvenebileceği bir baba figürü doğmuş oluyor. Fakat bu gerçekten güvenli ve
sevgi dolu bir bağ mı tartışılır. Çünkü Celal zaten onun sevgisini kullanıyor.
Elbette küçükken bunu fark etmesi zor ama büyüdükçe Celal’in nasıl biri
olduğunu da iyi şekilde idrak ediyor, kendi üzerindeki oyunu uzun bir süre
anlayamamış olsa da. Yani Mert için onu inciten kişi aynı zamanda onu koruyan
kişi konumunda. Buna bir isim koymamız gerekirse “Travma Bağı” diyebiliriz. Travma
bağının ilk kuralı, taraflar arasında devasa bir güç farkı olmasıdır. Celal,
Mert’i henüz çocukken sokaktan "kurtaran", ona kimlik, eğitim ve güç
veren kişidir. Mert için Celal hem cellat (çocukluğunu çalan) hem de
kurtarıcıdır. Bu ikilem, Mert’in Celal’e patolojik bir şekilde bağlanmasına
neden olur. Aynı zamanda bana Stockholm Sendromunu da çağrıştırıyor. Yani Mert,
istemeden celladına bağlanıyor. Celal, Mert’i duygusal olarak izole etmiştir.
Mert’in Celal dışında güvenebileceği, "aile" diyebileceği kimse
yoktur (Melek dışında, ki o da aynı sistemin parçasıdır). Bu izolasyon,
kurbanın istismarcısına olan bağını hayati bir zorunluluk gibi hissetmesine
neden olur. Mert aslında Celal’den nefret etmesi gerektiğini bilir. Ancak
hayatta kalabilmek için o nefreti bastırıp sadakati seçmiştir. Dizinin
ilerleyen bölümlerinde Mert’in gerçekleri öğrendikten sonra yaşadığı büyük
içsel çatışma, aslında bu travma bağının kopma sancısıdır. O nedenle her ne
kadar hayatını mahvetse de bir yönüyle içinde ona karşı bağ hissetmesi de
beklenir bir durumdur.
Mert’in
karakterini analiz ettiğimizde ise gözümüze bariz dört özellik çarpar.
Bunlardan ilki her ortama uyum sağlayabilme yeteneğidir. Emniyette bir polis
olabilirken, yeraltı dünyasında bir suçlu olabilir. Bu hayati bir özellik
aslında çünkü Mert’i bu yaşına dek yaşatan bu özelliği olmuştur. İkinci göze
çarpan özelliği ise sert ve alaycı duruşu. Mert hep kim ne derse desin bir
planı olan, kimseden korkmayan ve herkesle alay edebilen bir karaktere
sahiptir. Ancak bu daha çok bir savunma mekanizmasıdır. Kendini çok güçlü
gösterse de her zaman istemsizce onu bir otoritenin gözüne girmeye çalışırken
görürüz. Bu emniyette Yusuf müdür iken, yeraltında Celal Duman’dır.
Bahsettiğimiz o güvenli bağı kuramadı ya Mert, o yüzden belirli görevleri
tamamlayarak onay almaya çalışır. Böylece kendini değerli hisseder. Çocuklukta
sahip olamadığı o aileyi her zaman bir şekilde tamamlamaya çalışır, öyle kolay
kapanacak bir eksik değil çünkü bu. O yüzden belki Celal’e sadakati de şahsına
değil, o sahte aile illüzyonuna yöneliktir. Üçüncüsü ise mizahi yaklaşımı.
Aslında alaycı yaklaşımının ardında büyük bir boşluk yatar. Boşluğu doldurmak,
acılarını korumak için mizaha başvurur. Sonuncusu ise gizli vicdanı ve
merhameti. Umut’tan ona kalan merhameti zaman zaman bir yüz ifadesinde, bir
koruma iç güdüsünde veya bir hareketinde görebiliyoruz. Annesi olduğunu
bilmediği halde annesine duyduğu merhamet ve korumacılığı böyle de ele
alabiliriz. Bir yandan anne eksiğini doldurmaya çalışırken öte yandan onu
korumaya çalışır.
Füsun’un annesi olduğunu
bilinçli olarak bilmez ama ondan aldığı şefkati ve koşulsuz sevgiyi bilinçaltı
ister aslında. Celal’den sadece başarılı olduğunda aldığı değeri, Füsun’dan
hiçbir şey yapmadan alabilir. O yüzden dönüp dolaşıp yolu restorana çıkar. Ne
kadar maskelerle hayatta kalmaya çalışırsa çalışsın, annesinin yanına
vardığında içindeki şefkatli Umut dışarı çıkıverir. En büyük ikilemi de bu
ortaya koyar. Bir yanda ona güya babalık eden Celal, öte yanda tanıyamadığı
annesi Füsun. Biri ona Mert olmasını söylerken, diğeri Umut’u arar. Dolayısıyla
Mert kim olduğunu tanımlayamaz. Gerçekleri öğrenene dek onu bir arayış içinde
buluruz. Mert kendi gerçek kimliğini arar. Bu süreçte Eylem’le olan ilişkisi de
ona Umut’u hatırlatan durumlardan biri olur. Çünkü Eylem onun dünyasında saf ve
masum kalan birkaç şeyden sadece biridir. Ona karşı en doğal haliyle kendini
gösterir ama ona duyduğu aşk kendini suçlu da hissettirir. Çünkü Mert kendini
çok da temiz biri olarak görmemektedir. O yüzden Eylem’i kirli suç dünyasından
korumaya çalışır. Onunla aynı amaca sahip biri daha vardır: Sarp Yılmaz.
Aslında Eylem’den çok Mert’in gerçek abisi. Sarp ve Mert aslında aynı travmanın
farklı iki yansımasıdır. Sarp travmasını bir amaca, adalete ve intikama
dönüştürmüştür. Kimliği nettir, o bir abi ve kurtarıcıdır. Mert’in travması ise
bir içsel boşluğa dönüşmüştür. Kimliği parçalıdır; o bir "arayış"
içindedir. Birbirlerinden nefret etseler de, aslında her ikisi de
çocukluklarında çalınan o "tamlık" hissinin peşindedirler.
Birbirlerine her baktıklarında, aslında kendi eksik parçalarını görürler. Dizi
boyunca birbirlerini alt etmeye çalışmaları, sadece görev icabı değildir.
Aralarında isimlendiremedikleri, rasyonelleştiremedikleri ilkel bir "kardeş
rekabeti" (sibling rivalry) vardır. Bilmedikleri o kan bağı,
bilinçaltı düzeyinde bir "aşinalık" yaratır. Sarp’ın Mert’e duyduğu o
tarif edilemez sinir ve Mert’in Sarp’a duyduğu o garip hayranlık/kıskançlık
karışımı duygu, aslında kopan bağın sızıntılarıdır.
Her iki karakter de "baba" kavramıyla sorunludur. Mert, Kendisini
kaçıran ve çocukluğunu mahveden Celal’i "sahte baba" olarak kabul
etmek zorunda kalmıştır. Sarp ise Babasının hapse girmesiyle erken yaşta
evin babası (manevi olarak) olmuştur. Mert, Celal’in gözüne girmeye çalışırken;
Sarp, Celal’i yok etmeye çalışır. Bu, sembolik bir "babayı öldürme"
veya "babaya yaranma" savaşıdır. Mert, Sarp’ın Celal’e olan dik
duruşunu içten içe kıskanır çünkü kendisi o zincirleri kıramamıştır. İkisi de
"köstebek"tir ama ruhsal yükleri farklıdır: Sarp, "Rol Yapan
Bir Kahraman"dır. Özünde kim olduğunu bilir, sadece maske takar. Mert
ise "Rolüyle Bütünleşmiş Bir Kurban"dır. Maskesi yüzüne
yapışmıştır ve gerçek yüzünün hangisi olduğunu unutmuştur. Bu yüzden
Sarp daha dengeli ve kararlı dururken, Mert daha kaygılı, daha uçlarda ve daha
tepkiseldir.
Dizinin sonundaki o büyük yüzleşme ve kavuşma anı, psikolojik bir katarsis anıdır. Mert’in Umut olarak Sarp’a sarıldığı an, parçalanmış
kimliğinin birleştiği, travma bağının koptuğu ve öz benliğine döndüğü andır.
Sarp ile kurduğu bağ, onu Celal’in karanlığından çekip çıkaran asıl
"iyileştirici güç" olur.
Baştaki soruya geri dönersek, kimse geçmişiyle davranışlarını temize çıkarmaz. Birileri kötü bir çocukluk geçirdi diye, başkalarının hayatını mahvetmesine göz yummak pek de adil değil bana göre. Ama bugün Mert’in geçmişini konuştuk çünkü psikoloji insanları yargılamak için değil anlamak için doğmuştur. Birini anladık diye de yaptıklarını onaylamamız gerekmez.
Siz Mert hakkında neler düşünüyorsunuz? Fikirlerinizi yorumlarda bekliyoruz.



Yorumlar
Yorum Gönder