Eski Diziler Yeniden Çekildiğinde Neden Aynı Tadı Vermiyor?

 

Hepimiz aynı şeyi yapıyoruz: Eski tadı yok diyoruz. Çok sevdiğimiz eski bir dizinin yeni versiyonu yayınlandığında genelde pek beğenmiyoruz. Her sahnede, her oyuncuda bir kusur arıyoruz. Peki size aslında yeni dizilerin o kadar kötü olmadığını söylesem? Bize bu kadar kötü gelen şey diziyi eskiden izlediğimiz halimizi bulamamak. Belki de diziden çok eski halimizi, kaygısız zamanlarımızı özlüyoruz. Hafızamız kamera kaydı değil, geçmişi olduğundan daha sıcak gösteriyor. Bu hepimizin az çok bildiği bir şeydi, ama bugün çok daha farklı şeyler anlatacağım.


 1. Bölüm: Nostalji - Ruhsal Bir Bağışıklık Sistemi

Eski dizilere neden bu kadar sıkı sarıldığımızı anlamak için önce "nostalji" dediğimiz o duygunun ne olduğuna bakmamız gerekiyor. Kelime anlamı olarak Yunanca nostos (dönüş) ve algos (acı) kelimelerinden türeyen bu terim, tarihsel süreçte hiç de masum karşılanmamış. 17. ve 18. yüzyıllarda nostalji; ağlama nöbetleri, düzensiz kalp atışı ve iştahsızlık gibi belirtileri olan, hatta beyin hücrelerinin hasar gördüğü sanılan tıbbi bir hastalık olarak görülüyordu. Hatta 20. yüzyılın başlarında bir "psikiyatrik bozukluk" olarak bile damgalanmıştı.
Ancak bugün psikolojideki modern görüş, nostaljiyi bir hastalık değil, tam tersine bizi iyileştiren bir "psikolojik güç" olarak tanımlıyor. Constantine Sedikides ve ekibinin araştırmaları gösteriyor ki; nostalji aslında bir savunma mekanizması, bir tür ruhsal bağışıklık sistemi gibi çalışıyor. Nasıl bir his olduğunu biliyorsunuz: kişinin kendi geçmişine karşı duyduğu duygusal ve anlam yüklü bir özlem aslında. Peki, bu sistem ne zaman devreye giriyor? Makaleye göre nostalji, en çok negatif ruh halleri ve yalnızlık tarafından tetikleniyor. Yani kendinizi kötü hissettiğinizde, dünyayı çok karışık bulduğunuzda veya sosyal olarak izole edildiğinizi hissettiğinizde beyniniz otomatik olarak "nostalji" tuşuna basıyor. Eski bir diziyi izlemek, sadece eski bir hikayeyi izlemek değildir. Nostaljik anlatılarda protagonist, yani başrol oyuncusu her zaman "sizsiniz". O diziyi izlediğiniz an beyniniz sizi başka bir evrenin içine yerleştiriyor. Böylece o an geçmişi filtreli bir şekilde hatırlayıp mutlu hissediyoruz. Bize geçmişteki güzel anılarımızı hatırlatıyor. Kendimizi güvende hissediyoruz, çünkü geçmiş bugünümüzü tehdit edemiyor. 


2. Bölüm: Anımsama Tümseği ve Benliğin Tuğlaları

Burada ilginç bir nokta var, bu nostalji duygusu hayatımızın her dönemine dair aynı hissetmiyoruz. Mesela 40 yaşındaki biri Süper Baba'yı nostaljik bulurken, 25 yaşındaki biri Medcezir'i nostaljik bulur. Buna Anı Tümseği deniyor. Hayatımız boyunca biriktirdiğimiz anılar içinde en net, en canlı, düşününce en duygulandığımız anılar yaklaşık 15-25 yaş arasında yaşadıklarımıza tekabül ediyor. Çünkü bu dönem kendimizi tanıma dönemimiz.  İlk aşklar, ilk büyük hayal kırıklıkları, 'ben kimim?' sorusuna verilen ilk cevaplar hep bu aralıkta yaşanıyor. Beynimiz bu dönemde sadece bir dizi izlemiyor; o dizinin karakterleriyle, müziğiyle ve dünyasıyla kendi kimliğini inşa ediyor. O yaştayken izlediğiniz dizi, beyninizde sadece bir kurgu olarak değil, 'benliğinizin bir parçası' olarak kodlanıyor.Yani 17 yaşınızda izlediğiniz o dizi, bugünkü yetişkin halinizle o günkü genç haliniz arasındaki köprünün en sağlam tuğlasıdır. O yüzden eski dizileri izlemek bize akıl almaz bir tat veriyor."


3. Bölüm: Beynin "Photoshop" Hilesi (Rosy Retrospection)

bir an durup düşünelim. Eski dizilerin bizdeki bu 'kimlik' değeri çok büyük, evet. Ama gerçekten o diziler bizim hatırladığımız kadar kusursuz, her karesi her saniyesi bu kadar kaliteli miydi? Aslında hiçbirimiz geçmişi olduğu gibi hatırlamıyoruz. Psikolojide buna "Rosy Retrospection" (Gül Pembe Geriye Bakış) deniyor. Terence Mitchell ve Leigh Thompson’ın (1994) geliştirdiği bu teoriye göre, bir olayı yaşarken hissettiklerimiz ile o olayı hatırlarken hissettiklerimiz arasında devasa bir fark var. Bir diziyi izlerken aslında pek çok olumsuzluğa maruz kalırsınız. Belki o gün moraliniz bozuktu, belki dizinin o bölümü çok yavaştı ya da ışıklandırma berbattı. Ancak zaman geçtikçe beynimiz bu "pürüzleri" kurgu masasından atar. Mitchell ve Thompson'a göre, olaydan uzaklaştıkça negatif detaylar silinir ve geriye sadece dizinin bizde bıraktığı genel "tat" kalır. sadece silmekle kalmaz; bazen orada olmayan güzellikleri de ekler. Mitchell ve Thompson, insanların geçmiş anılarını daha sonraki bir noktada hatırlarken, aslında hiç gerçekleşmemiş olumlu detayları (mesela dizide hiç olmayan o muhteşem derinlikteki sahneleri veya aslında o kadar da iyi olmayan oyunculukları) "gerçekmiş gibi" anıya dahil ettiğini savunur. Yani beyniniz, o eski diziyi hatırlarken kendi idealize ettiği "mükemmel dizi" şablonunu anının üzerine yapıştırır. İşin daha da ilginç yanı şu: Bir şeyi o an yaşarken beynimiz yaşadığımız zevki "minimize" etme, yani etkisini azaltma eğilimindedir. O anki dikkat dağınıklığı, çevredeki gürültüler veya küçük hayal kırıklıkları anın tadını kaçırır. Ama yıllar sonra hatırladığımızda bu engeller ortadan kalktığı için anı, orijinalinden çok daha "parlak" görünür.Yani dostlar, beynimiz bizi geçmişin daha mutlu olduğuna inandırarak aslında bugünden kaçmamıza yardım ediyor. 


4. Bölüm: Kabile Psikolojisi ve Gatekeeping (Kapı Tutuculuk)
Neden bir dizi yeniden çekildiğinde kendimizi sanki evimiz istila edilmiş gibi hissediyoruz? Ve neden o diziyi yeni izlemeye başlayanlara, sanki bizim tapınağımıza izinsiz girmişler gibi tepeden bakıyoruz? Sadece diziyi değil, aslında o dizinin bize hissettirdiği "özel olma" duygusunu koruyoruz. ajfel’e göre, aidiyet hissettiğimiz gruplar bizim özsaygımızı besler. Siz o diziyi yıllar önce izleyerek kendinizi "o dünyayı bilenler" adlı seçkin bir iç grubun parçası yaptınız. Yeni izleyiciler veya yeni versiyon ise sizin için bu grubun saflığını bozan birer dış gruptur. Tajfel ve Turner, bireylerin kendi gruplarını diğer gruplardan pozitif yönde farklılaştırmak için çabaladığını söyler. "Eskisinin ruhu başkaydı" demek, aslında "Benim bildiğim şey sizinkinden daha üstün ve değerli" demenin bir yoludur. Bu, grubun (ve dolayısıyla sizin) prestijini koruma çabasıdır. Makale, insanların sosyal kimlikleri tatmin edici olmadığında mevcut gruplarını daha "farklı ve üstün" kılmaya çalıştıklarını belirtir. Yeni versiyon yayınlandığında dizi "herkesin" malı olur. Bu durum, eski hayranların sahip olduğu pozitif sosyal kimliği tehdit eder. Eski hayranlar da kapıda duran birer gardiyan gibi "Siz bunu sonradan öğrendiniz, gerçek tadını biz biliyoruz" diyerek yeni gelenlerin bağına engel olmaya (gatekeeping) çalışırlar. Tajfel'in deneyleri, hiçbir çıkar çatışması olmasa bile, insanların sadece bir gruba ait olduklarını bilmelerinin "biz" ve "onlar" ayrımı yaparak ayrımcılık yapmalarına yettiğini kanıtlamıştır. Yani yeni diziyi beğenmemek için mantıklı bir nedeniniz olmasına gerek yok; sadece kendinizi "eski gruba" ait hissetmeniz, yeniyi dışlamanız için yeterlidir


5. Bölüm: Duygusal Bir Sığınak Olarak "Aynı Diziyi İzlemek"

Peki, neden bazı dizileri bitirdikten sonra hemen başa sarıyoruz? Neden binlerce yeni içerik varken biz yine Avrupa Yakası'nın o bildik bölümlerinde buluyoruz kendimizi?

Bu sadece bir "izleme" eylemi değil; aslında bu bir duygusal regülasyon yöntemi.

·     Belirsizliğin İlacı: Tahmin Edilebilirlik: Hayat kaotik, stresli ve bazen çok belirsizdir. Beynimiz bu belirsizlikle başa çıkmaya çalışırken çok fazla enerji harcar. Ancak 100. kez izlediğiniz o dizide ne olacağını bilirsiniz; karakterin hangi espriyi yapacağını, kimin kiminle kavga edeceğini, sonunda her şeyin nasıl tatlıya bağlanacağını... Bu tahmin edilebilirlik, beynimize "Güvendesin, burada kötü sürprizler yok" mesajı verir.

·       Varoluşsal Kaygıyı Hafifletmek: Sedikides’in makalesinde belirttiği gibi, nostalji varoluşsal tehditleri hafifletir. Hayatın anlamsız veya korkutucu geldiği anlarda, o eski tanıdık dünyaya dönmek bize geçmişteki sürekliliğimizi hatırlatır. Mitchell ve Thompson’ın teorisiyle birleştirirsek; beynimiz o anın dışsal streslerini (iş, okul, gelecek kaygısı) dampening (bastırma) yaparak susturur ve bizi geçmişin o parlatılmış, güvenli dünyasına hapseder.

·       Bilişsel Akıcılık (Zihinsel Dinlenme): Yeni bir dizi izlemek zihinsel bir efor gerektirir; yeni karakterleri tanımanız, olay örgüsünü takip etmeniz gerekir. Oysa eski dizide her şey "tanıdıktır". Beynimiz tanıdık bilgiyi işlerken çok az enerji harcar. Bu "bilişsel kolaylık" bizde anında bir rahatlama ve mutluluk hissi yaratır.

·       Sevilmiş ve Korunmuşluk Hissi: Sedikides’in vurguladığı en önemli işlevlerden biri, nostaljinin bize kendimizi "sevilmiş ve korunmuş" hissettirmesidir. O diziyi döndürüp döndürüp izleyenler aslında sadece bir hikaye izlemiyor; o diziyi ilk izledikleri dönemdeki sosyal bağlarını, o günkü güven hislerini ve o günkü "kendilerini" yeniden kucaklıyorlar.

6. Bölüm: Peki, Yeni Diziler Gerçekten Kötü mü?

"Tüm bu anlattıklarımın sonunda asıl soruyu sormamızın vakti geldi: Peki, yeni diziler gerçekten kötü mü? 

Dürüst olalım; bugün çekilen yeni yapımların çoğu prodüksiyon kalitesi, çekim teknikleri ve oyunculuk metodları açısından aslında eskilerden çok daha ileride. Ama mesele teknik değil, mesele duygusal yatırım.

Eski dizileri döndürüp döndürüp izlememizin, yenilere ise şans vermememizin çok insani bir sebebi var: Kaygımızı yatıştırmak ve güvenli bir liman arayışı. Hayat kaotik, stresli ve belirsiz olduğunda beynimiz yorulur. Sedikides’in makalesinde vurguladığı gibi, nostalji varoluşsal tehditleri hafifleten ve kişiye kendisini 'sevilmiş ve korunmuş' hissettiren bir sığınaktır. 100. kez izlediğiniz o dizide başınıza kötü bir sürpriz gelmeyeceğini bilirsiniz. Karakterin hangi espriyi yapacağını, olayın nasıl tatlıya bağlanacağını bilmek; beyninize 'Güvendesin, burada her şey kontrol altında' mesajı verir.

Mitchell ve Thompson’ın teorisiyle bakarsak; dış dünyanın stresi bizi boğduğunda, beynimiz o anki kaygıları susturur ve bizi geçmişin o parlatılmış, her detayını avucumuzun içi gibi bildiğimiz dünyasına davet eder. Yeni bir dizi izlemek ise zihinsel bir efordur; yeni karakterleri tanımanız, risk almanız ve belirsizliğe tahammül etmeniz gerekir. Beynimiz ise doğası gereği en az dirençli, en tanıdık yolu seçmek ister.

Sonuç olarak: Yeni diziler kötü oldukları için değil; bizim o yeni hikayelerde henüz bir 'ev' inşa etmemiş olmamızdan dolayı yerini tutmuyor gibi hissettiriyor. O eski diziler sizin için sadece bir kurgu değil; zihninizin size sunduğu bir psikolojik ilk yardım çantası.

Yani dostlar, yeni versiyonları beğenmemeniz çok normal. Çünkü hiçbir yönetmen, sizin 20 yıl önce o diziyi izlerken hissettiğiniz o kaygısız çocukluk hissini yeniden çekemez. Ama belki de bugünün 'kötü' dediğimiz dizileri de, 20 yıl sonra birilerinin sığınacağı o güvenli liman olacak.

"Siz de kendinizi kaygılı hissettiğinizde aynı dizinin bölümleri arasında mekik dokuyanlardan mısınız? Yorumlarda buluşalım.

 




Faydalanılan Kaynaklar:

Sedikides, C., Wildschut, T., Arndt, J., & Routledge, C. (2008). "Nostalgia: Past, Present, and Future". Current Directions in Psychological Science.

Rubin, D. C., Wetzler, S. E., & Nebes, R. D. (1986). "Autobiographical memory across the adult life span"

Tajfel, H., & Turner, J. C. (1979). "An Integrative Theory of Intergroup Conflict"

Mitchell, T. R., & Thompson, L. (1994). "A theory of temporal self-appraisal"

Yorumlar

Popüler Yayınlar