Andrew Laeddis Psikolojik Analiz | Zindan Adası

 


Bu filmde finalde öğrendiğimiz şey, aslında en başından belliydi. Ama çoğu izleyici bunu fark etmedi. Çünkü beyin, gerçeği kaldıramadığında kendini korumak için inandırıcı bir hikaye yazar.

Hikayelerin en büyüğünü de film bizim için çoktan yazmış durumda. Bu videoda Shutter Island’ın ilk 5 dakikasındaki küçük bir detayın tüm filmi nasıl ele verdiğini ve finalde aslında neye tanık olduğumuzu konuşacağız. Hazırsanız başlayalım.

Film, Teddy Daniels’ın feribotta kusmasıyla başlıyor. Koca bir denizin ortasında, kapalı bir havada ve gergin bir atmosferin içindeyiz. Teddy kendine “sadece su” diye telkinde bulunuyor. İlk etapta deniz tutması yaşadığını düşünüyoruz, sarsılmış ama özgüvenli şekilde yeni ortağı Chuck’ın yanına gidiyor. Özgüvenli duruşu aslında onun psikolojik yanılsamalarından biri, çünkü yoğun bir kontrol ihtiyacını temsil ediyor. Bu kontrol edemediği zihnin ilk göstergeleri diyebiliriz. İlginç olan diğer bir yanılsama ise bu gemiye ne zaman bindi, nasıl oldu da onunla aynı anda binen ortağını hiç görmedi? Beraber bir gemiye biniyorsun ama hiç tanışmamışsın. Hani çünkü gemiye sonradan binmek mümkün değil, ki tanıştıkları anda zaten denizin ortasındalar. Bu ilk etapta kafa karıştırıcı ama ilerledikçe nedenini daha iyi anlayacaksınız.

Chuck ile ufak bir tanışma yaşanıyor ve Teddy’ye eşi olup olmadığını sorunca bize bir yangın hikayesi anlatıyor. Eşini Laeddis isimli bir kundakçının çıkardığı yangında kaybetmiş. “Ama eşim yanarak ölmedi dumandan öldü bu önemli bir detay” diyor. Burada Teddy’nin zihninin dolambaçlarında gezinmeye başlıyoruz. Çünkü eşini kaybetmek gibi büyük bir acıyı bastırmaya çalıştığı daha anlattığı ilk hikayeden belli. Sonrasında o kasvetli adaya varıyorlar ve Teddy etrafını büyük bir dikkat ve şüpheyle inceliyor. İşin garip yanı adadaki herkes onu tedirgin ve dikkatli şekilde karşılıyor. Hastalar onu selamlıyor. Adayı korkutucu, şüpheli bir yer olarak geziyor. Oradaki psikiyatrist onlara Rachel isimli bir hastanın kaçması imkansız odasından kaçtığını anlatıyor. Ve burada Rachel’ın üç çocuğunu boğarak öldürdüğünden bahsediyor. Teddy için ilk hatlar burada kopuyor, baş ağrıları başlıyor ve psikiyatrist ona ilaç veriyor. Bu süreçte 67. Kim? Yazılı notu buluyor, Rachel’ın oradan yalınayak kaçamayacağına dair kanıtlar güçleniyor ama o şüpheleniyor.

İlk geceden Teddy kabuslar görüyor, eşini görüyor. Eşi katilini bulmasını istiyor. Bu rüyalar bizim için çok önemli çünkü psikanalize göre bilinçdışının en önemli parçaları rüyalar aracılığıyla açığa çıkar. Zihni eşi aracılığıyla ona “Laeddis burada” diyor. Eşinin kollarında kül oluşunu gördükten sonra, ıslak ellerine bakıyor korku içinde. Travmaları ona kendini hatırlatıyor bu şekilde. Uyandığında araştırmalarını güçlendiriyor. Adadaki çalışanlarla konuşmak istiyor. Bu süreç boyunca adadaki kimse sanki ona bilgi vermeye istekli değil ve bir şeyler saklıyor gibi görünüyor. Teddy’nin şüpheleri büyüyor. Hikayenin tamamını anlatmayacağım, bizim için önemli olan detaylardaki gerçekleri görebilmek. Teddy araştırmalarını sürdürürken çok tehlikeli hastaların olduğu C koğuşuna gidiyor ve orada George Noyce isminde bir hastayla konuşuyor. Noyce ona bunun büyük bir oyun olduğunu ve artık kabullenmesi gerektiğini söylüyor. Teddy için bu, adanın aslında insanlar üzerinde psikolojik deneyler yapan bir yer olduğu ve Teddy’yi de kandırıp deneylerinde kullanmak istedikleri hikayesini güçlendiriyor. İlerleyen sahnelerde Rachel’ı bir mağarada buluyor ve onun kendisine gösterilenden farklı, gerçek Rachel olduğuna inanıyor. Rachel da Teddy’nin şu ana kadar inandığı hikayeyi tekrar anlatıyor. Burası psikolojik deneylerin yapıldığı bir hastane, sana ilaçlar vererek insanlara zarar veren birine dönüştürecekler diyor. En önemlisi ise bir insana bir kere deli yaftası yapıştırıldı mı kendini savunduğu her an o tanımı güçlendirir diyor ki bu da filmin en büyük akıl oyunlarından birini ortaya koyuyor.

Teddy bu andan sonra herkesin onu kandırdığından emin oluyor ve tamamen deniz fenerine ulaşmayı hedefliyor. Artık ilaçlarını almıyor, kimseye inanmıyor. Biz de öyle. Teddy’yi deli olduğuna inandırıp onu deneyleri için kullanacaklarını düşünüyoruz. Çünkü Teddy’ye güveniyoruz, onun gözünden izlediğimiz için onunla empati yapıyoruz. Filmin zihnimizle oynadığı oyun da buradan kaynaklanıyor. Gerçekleri öğrendiğimiz an kendimizden şüphe ediyoruz. Çünkü o ana dek Teddy’nin zihnini gerçek kabul ediyoruz. Oysa Teddy’nin zihni gerçekleri çarpıtan, bilinçsizce bastıran bir zihin. En başında onun sağlıklı olduğunu varsaydığımız için inanmakta güçlük çekiyoruz. Tutarsızlıklar bizi de rahatsız ediyor ve gerçekten büyük bir komplonun içindeyiz sanıyoruz. İşte gerçekten filmin en büyük başarılarından biri de bu: insan zihninin kendi kendini nasıl manipüle edebildiğini bizzat biz deneyimlemiş oluyoruz. Gerçekten halüsinasyon gören birinin zihninde neler yaşadığını, zihnin muazzam şekilde nasıl yeni bir hikaye üretebildiğini yaşayarak görüyoruz.

Daha tuhafını söylemek gerekirse aslında sağlıklı insanların zihni de zaman zaman kendini manipüle edebilir. Örneğin düşüncelerimiz gerçeği saptırabilir. Bir talihsizlik yaşadığınızda tüm kötülüklerin sizin başınıza geldiğini sanmanız, zihninizin size oynadığı bir oyundur aslında. O yüzden anlatılanlar ağır vakalar üzerinden ilerlese de hiçbirimize yabancı değil. Yaygın olmasının sebebi, zihnin kendini koruyacak çok güçlü savunma mekanizmalarına sahip olmasıdır. Filmin en başında Alman psikiyatristin Teddy soruları iğneleyici cevaplarla geçiştirdiğinde, bunların güçlü savunma mekanizmaları olduğunu ifade ettiği gibi. Çünkü orada Teddy’nin zihninin derinliklerinde hep beraber geziyorlardı ama zihni bilinçsizce gerçekliğe kapı açan her şeyi reddediyordu. Bunun için savunma mekanizmalarını kullanıyordu.

Bu noktadan itibaren filmin gidişatı tamamen değişiyor. Teddy beyin ameliyatları yapıldığına inandığı fenere ulaştığında artık saf gerçeklerle psikiyatristleri aracılığıyla yüzleştirilir. Şu ana dek olan her şeyin bir terapi tekniği olarak dev bir rol oynama olduğunu öğreniriz. Meğer Teddy Daniels, aradığı katilin ta kendisi yani Andrew Laeddis’miş. Ortağı Chuck ise onun asıl psikiyatristi Sheehan’mış.

Rol oynama tekniği aslında seanslarda, gerçek hayatın ufak bir kesitini canlandırmak üzere danışan ve danışman arasında kullanılır. Buradaki ise psikiyatrist yeni bir yaklaşım denediğini söylüyor. Bu dev bir rol oynama tekniği ve adadaki herkes Andrew’un zihninin ürettiği senaryoyu canlandırıyor ki Andrew kendi zihnindeki tutarsızlıklarla aslında bizzat yüzleşiyor. Fark ettiyseniz aslında Andrew gerçeği anlamasın diye herkes rolünde açık vermemeye çalışırken psikiyatristler ara ara Andrew’a gerçeği ufak ufak veriyorlar. Bu onun zıtlıkları keşfedebilmesi için gönderilen ipuçları. Bu teknik ile istedikleri ise aslında psikiyatristin yaklaşımıyla doğrudan bağlantılı. Filmin en başında “ben hastalarım ne durumda olursa olsun onları dinleyip anlarsam iyileşeceklerine inanıyorum” diyor. Bu yüzden Andrew’un aslında anılarını ve zihninin düşünen bölümünü etkisiz hale getirecek olan ameliyata alternatif olarak bu tekniği deniyorlar. Bu nedenle adadaki polis ya da diğer psikiyatristler Andrew’a daha sert yaklaşıyor çünkü onlar ameliyatı savunuyorlar. Çünkü Andrew o adadaki en tehlikeli hasta. Bulduğu nottaki 67. Kişi kendisi. Hastalar, bakıcılar, doktorlar endişeliler çünkü işe yaramazsa Andrew herkese zarar verebilir. Kendisi eski bir asker. Fenerdeki yüzleşme artık Andrew’un ameliyattan önceki son çıkışı. Doktorlar onun gerçeği anlayıp anlamadığını öğrenmeye çalışıyorlar. Ve Andrew her şeyi olduğu gibi hatırlıyor. Eşinin manik depresyonu olduğunu, çocuklarını suda boğarak öldürdüğünü, kendisinin de eşini öldürdüğünü… Ve filmdeki her psikolojik sembol bu sayede anlam kazanıyor.

En başta “sadece su” diye kendini telkin ediyordu çünkü su Andrew’a travmasını o dehşet verici günü hatırlatıyor. Dedektif olduğundan emin çünkü buna inanırsa ancak o şekilde bu acıyla baş edebilir. Kimliğini değiştiriyor, kendisini Teddy Daniels olduğuna inandırıyor ve ona bir hikaye yazıyor. Asıl katili kendinden ayırırsa o zaman ona düşmanlık besleyebilir. Kendisi asıl düşman olursa nasıl bu suçluluk ve acıyla baş edebilir? İşte kendisine yeni bir kimlik yaratmış olması bizi dissosiyatif kimlik bozukluğuna götürüyor. Yani Andrew ikinci bir kimlik yarattığının farkında değil, kendinden kurtulmak için zihninin kurduğu bu oyuna inanıyor sadece. İçindeki düşmanlık hissini adaya ilk geldiğinde söylediklerinden anlayabiliriz mesela, Psikiyatrist adadakiler için “hasta” kelimesini kullanmakta ısrarcı olurken, Andrew onlardan mahkum diye bahsediyor. Çünkü onların birer suçlu olduğundan emin. Onlardan ziyade kendisinin suçlu olduğunu biliyor. O yüzden hasta demek onun öfkesini perçinliyor.

Hani rüyalarında eşini görüyordu ya, işte eşinin ona söylediği her şey aslında bilinçaltının ona söyledikleriydi. Başlarda katilini bulmasını söylüyordu çünkü ilaçlarını alıyordu ve güveniyordu Andrew hikayesine. Bilinçaltına yolculuk etmeye hazırdı. Ama zamanla zihni şüpheler yaratmaya başladı, çünkü acıyı kaldıramayacağından korkuyordu. Yüzleşmemek için bu defa rüyaları da değişti. Eşi kaçmasını istemeye başladı. Yani kendisi kaçmak istedi. Git gide Andrew’un mental ve fiziksel olarak ne kadar çöktüğünü fark etmişsinizdir. Sebebi yüzleşmeye çok yakın olmasıydı. Artık acıyla temas etmeye başlamıştı, bu yüzden daha şiddetle reddediyordu artık. Sonlara doğru küçük kızını daha sık görür olduk mesela, bunu da anlamlandıramamıştık çünkü Andrew tamamen çocukları olduğunu reddetmişti acısını bastırmak için. En sık eşini görmemizin de bir anlamı var elbette. Andrew eşine çok büyük bir sevgiyle bağlı bir adam. Sürekli dile getirmesinin yanında size şu sahneyi de hatırlatmak isterim. Buradaki görüntü öpücük tablosuna gönderme. Öpücük tablosu ise bir bütün olmuş aşıkları ve bu aşkın dünyayı canlandırışını anlatıyor. Bu Andrew’un eşine duyduğu aşkın sembolik bir resmi diyebiliriz. Bu nedenle bilinçaltı en çok güvendiği ve sevdiği eşiyle onunla konuşuyor. Çünkü onu dinleyecektir. Güven demişken süreç esnasında Andrew’un psikiyatristi Sheehan’a güvenini kaybetmesi aslında terapiyi zedeleyen bir durum olarak ele alınabilir. Terapide güven ilişkisi çok büyük bir önem taşır. Böylece danışan kendine ve iyileşmeye alan açabilir. Andrew’un sürecinde bilinçaltındakileri açığa çıkarmak önemliydi, ama kendini koruma niyetiyle psikiyatristine karşı da kendini kapattı. Bu da artık sürecin sonunu getirdi.

Ama bu bir son değil, asıl soru burada doğuyor. Final sahnesinde. Andrew tüm gerçeklerle yüzleşip doktorlara anlattıktan sonra bahçede oturuyor. O sırada Dr. Sheehan yanına geliyor Andrew’u yoklamak için. Ama Andrew yine eskisi gibi konuşuyor, adanın korkunç bir yer olduğunu söylüyor ona. Sheehan da umutsuzca ameliyat emrini veriyor baş işaretiyle. Ve tam o anda Andrew psikiyatristini de uyandıran o meşhur sorusunu soruyor: Canavar olarak yaşamak mı daha iyi, iyi biri olarak ölmek mi? Bu cümle filmin en kritik cümlesi. Çünkü bu Teddy’nin geri gelmediği ve bilinçli olarak gerçeğin inkar edildiği ihtimalini doğurur. Sheehan da bundan şaşırır ve dikkat etmek gerek bu sahnede artık ada korkunç bir yer değil, hastalar tuhaf değil. Çünkü Andrew zihninin oyunlarından sıyrıldı. Gerçeği olduğu gibi görebiliyor. Yani Andrew bu kez yarattığı kişiliğine sığınmıyor, rol oynama tekniği işe yaramış. Ama bu acıyla yaşamanın verdiği suçluluğu kaldıramıyor. Bu defa unutmayı bilinçli olarak tercih ediyor. Kendini cezalandırıyor bir nevi. Çünkü bunun affedilebilir olduğunu düşünmüyor.

Bu film bir yüzleşme hikayesi aslında. Ama her gerçekle yüzleşmek kolay değildir. Bu yüzden beyin, gerçeği kaldıramadığında kendini korumak için inandırıcı bir hikaye yazar.

Film hakkında düşüncelerinizi yorumlarda bekliyoruz.




Yorumlar

Popüler Yayınlar